11 Kasım 2009 Çarşamba

Hayatın Rengi Artık Pembe:))

Önce 30'lu yaşların başında giysilerimin arasına karışmaya başladı. Hatırlıyorum aldığım ilk pembe kazağı ve etrafımdakilerin şaşkınlığını. Sonra patchwork için takip ettiğim siteler, dergiler sayesinde elişlerime sızdı. Mutfağımı ele geçirmek üzere hızla ilerliyor.
Son günlerde ise salonda ki mobilyaları haince kesmeye başladım. Üç erkeğin yaşadığı bu evde, zor da olsa pembe bir dünya yaratıyorum yavaş yavaş. Benim için hayatın rengi, artık pembe:)

10 Kasım 2009 Salı

Ah Kuzucuk, sen hep böyle kal olur mu?

Pazar sabahı elinde Kuzucuk geldi, uyandırdı beni. Önce ona, e sonra mecburen Kuzucuk'a yer açtık yatakta. Biraz sabah keyfi, ardından kahvaltı pazarlığı yaptık. Biz mutfağa giderken baktım Kuzucuk yatakta kalmış. Oğlum büyümüş ama Kuzucuk bebek kalmış. Anneye hediye edilmesi uygun bulunmuş.

Ada kokulu Kuzucuk, küçük bebeğimin hatırası, artık her an yanıbaşımda.

05 Kasım 2009 Perşembe

Bazen çok sinirleniyorum ama en çok kendime sinirleniyorum

Şu hayatta en çok samimiyetsiz, sahtekar insanlara tahammül edemiyorum. Bu insanlar bir an önce hayatımdan çıksınlar, bir daha varlıklarını hissetmeyeyim, hayatıma girdiklerini zihnimden sileyim istiyorum.
Bay/bayan mükemmeli oynayanlardan çok, "ay aslında mükemmel değilim" diyerek gözüme gözüme ne kadar da harika olduğunu sokmaya çalışanlara dayanamıyorum.
En dayanamadığım şeyse, bir süreliğine kanıp, hayranlık duymak bu koskoca yalana. Her farkına vardığımda yine bir sahtekara kandığıma, en çok kendime sinir oluyorum.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Ne Yapıyorum?

  • Günde en az 5er kez anneme ve babama çocukların ateşi, genel durumu, yedikleri hakkında rapor veriyorum. Telefon, msn, gtalk dahil her türlü iletişim aracı ile bir şekilde her daim bana ulaştıklarını farkettim ve ebeveyn alakası gücünden tırsıyorum:((
  • Ada'nın dağıttıklarını topluyorum.




  • Her yarım saatte bir ateş ölçüyorum.
  • Her yarım saatte bir ıhlamur ister misin, peki ya zencefil diye soruyorum.
  • Ada'nın dağıttıklarını topluyorum.




  • Hala temizlik yapıyorum.
  • Ada'nın biraz ders çalışması için yalvarıp duruyorum.
  • Salon revir durumuna geçtiğinden bilgisayarımla birlikte mutfakta yaşıyorum.
  • Ada'nın dağıttıklarını topluyorum.



  • Hastalanan çocukların annenin kalbini nasıl burduğunu görüyorum.
  • Sıkılıyorum ve çocuklarım hastayken evde kalmaktan sıkıldığım için vicdan azabı duyuyorum.
  • Ada'nın dağıttıklarını topluyorum.
  • İki lokma yemek yedirebilmek için yalvarıyorum.
  • D.omuz G.ribi haberi duymamak için uğraşıyorum.
  • Ada'yla oyun oynuyorum.
  • Ada'nın dağıttıklarını topluyorum.

03 Kasım 2009 Salı

Bugün


Ada bu gün iyi. Ege sabah 38 ateşle uyandı, okula göndermedim. Salonda iki kanepede yatak yapıldı. Benim yerim şimdi gece gündüz mutfak. Doktor, Ada için bir hafta okula göndemeyin demişti. Nasıl geçecek bu zaman bilmiyorum. Ne yapalım dayanacağız, onlar iyi olsunlarda. Haberleri seyretmiyorum mümkün olduğunca. D.omuz G.ribi haberleri sinirimi bozuyor. Hele de çocuklar ateşliyken. Nasıl oluyorsa bilmem buna rağmen her gelişmeden haberdar oluyorum yine de. Bilgi çağı, teknoloji çağı dedikleri bu olsa gerek. İstesen de istemesen de bilgi bir şekilde sana ulaşıyor.
5 gündür ne koşabildim, ne de yoga yapabildim. Canım sıkılıyor. Dışarı çıkıp koşasım var. Çocukları yalnız bırakamıyorum. Aksi gibi Ozi’nin de bu hafta programı çok yoğun. Yalnızım, bunaldım, yoruldum, uykusuzum...


En iyisi bir kaç neşeli kare koyalım şuraya da benim de bakanların da içi açılsın biraz.

02 Kasım 2009 Pazartesi

Bizden tatil manzaraları



Hani kırk yılın çarşambası bir araya gelir ya... Evet gelir, geldi de.
Bu tatili evi boyayarak geçirmek isteyen bir koca, 39 ateşle yatan, okulunda domuz gribi vakası olan bir çocuk, dört günlük tatilde boyanan salon yüzünden planları aksayan asabi bir ergen, migren, yağmur, gri gökyüzü....
İki gündür uyumuyorum. Yorgunum, uykusuzum. Üstelik evde yapılacak milyon tane iş, temizlenecek zilyon tane boya lekesi var. Ev boya ve kusmuk kokuyor:(
Ada’nın doktoru muayeneye gerek duymadı, telefonda bir hafta okula göndermeyin, dışarı çıkarmayın, parasetamol verin dedi. Evdeyiz. Yemek yemiyor, ilaçları sevmiyor üstelik sürekli çizgi film seyrediyor. Zor bir hafta olacak benim için. Neyse ki ateş 38’in altına indi bu sabah.

27 Ekim 2009 Salı

Karar alabilmek, kararlı olabilmek...

Dün okuldan gelen “aşı izin kağıdı” zaten kafamı karıştırmıştı. Bakanlık Kasım ayı sonunda aşılama yapacağını duyurmuştu ama okul bir gün içinde cevap istedi. Vermedim. Eee kafam karışıktı, üstelik ben bir teraziyim karar vermek benim için zooorrrr... (Ne kadar zor olduğunu başka nasıl vurgulayabilirim acaba?) Aşı ile ilgili fikrimi daha sonra bildireceğimi ifade eden bir yazı gönderdim okula. Böylece karar vermek için bir gün kazandım. Ya da ben bunu bir kazanç zannettim.
Ada bu aşı mevzunu duyduğundan beri yalvarıyor aşı olmamak için. “Aşıdan nefret ediyorum. Nefret ediyorum...” diye dolaşıyor evin içinde. Ege kendi kararını vermiş, ergen ya hani:) “Ben aşı olmam daha yeni karma aşı oldum okulda. Zaten hijyenik olduğuna da inanmıyorum bu okulun. Böyle bir ortamda aşı mı olunur.” diyor. Evin babası hepten gıcıktır zaten ilaç, doktor, hastalık mevzularına.
Bu gün Ada okuldan geldiğinde, ilk iş itiraf etti okulun verdiği kağıdı getirmediğini. Biraz araştırınca öğrendim ki okulda iki çocukta d.omuz g.ribi olduğu yazıyormuş kağıtta. Bunu öğrenirsem aşı yaptıracağımı düşündüğü için getirmemiş kağıdı. Kıyamam:(
Hayır. Aşı yaptırmayı düşünmüyorum. Aslında bazen düşünüyorum. Yok yok istemiyorum. Bir dakika önce yarın Ada’yı okula göndersem mi, ona karar vereyim. Gitsin ya, ne olacak? Ya da gitmesin zaten yarım gün. Offff.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Yorumsuz

Dün...
Ben: Annecim galiba grip oluyorum ben. Fazla yaklaşma bana.
Ada: Sensiz yaşayacağıma seninle ölürüm daha iyi annecim.

Söze gerek yok....

21 Ekim 2009 Çarşamba

Yine yazamadım. Önce yoğun bir haftasonu, sonra hastalık.

Haftasonu kardeşim İstanbul’a geldi. Uzun zamandır hazırlandığı Avrasya Maratonu için. Hepimiz çok heyecanlıydık. Dile kolay 42 km. 195 m. lik bir koşu bu. İnsanüstü bir gayret istiyor. Sabah eşiyle beraber, yarışın startına yakın bir yerde bıraktık onu. Deli gibi yağmur yağıyordu. Eve dönüp Tvden izledik önce. Saat 11 gibi çıktık. 4 saatte bitirmeyi hedeflediği için saat 13:00 de Sultanahmet’de olmalıydık, gecikmemek, onun yarışı bitirdiği anı fotoğraflamak istiyorduk. Oraganizasyon yeteneğinden o kadar yoksunuz ki. Yarış sebebiyle bir çok yol kapatılmış. Tamam, tabi ki bu son derece normal ve gerekli. Fakat nedense hiç bir noktada kullanılabilecek alternatif yollar hakkında bilgi verecek bir görevli, hadi onu da geçtim bir tabela, yazı yok. Trafik bu belirsiz ortam içinde tamamen kaosa dönüşmüş. Arabadan en yakın olduğuna inandığımız noktada attık kendimizi. Günlerdir bizimle aynı heyecanı paylaşan Ada arabada babasıyla beklemeyi kabul etmedi. Bir elimde çantam ve kardeşime götürmem gereken bir iki parça eşya, diğer elimde Ada, kalabalığın arasında koşturmaya başladık. Elimizden geldiğince hızlı ama malesef finish anını kaçırdık. Oraya vardığımızda 10 dk. kadar olmuştu yarışı bitireli. Yüzünde yorgun, şaşkın ama en çok başarmanın verdiği gururla kardeşimi gördüğümde çok ama çok gururlandım. Helal olsun sana gardaş:)
Dün sabahta yataktan kalktığımdan beri sol tarafım tamamen tutuk. Pazartesi günü hava güzel diye incecik tişörtle koşup üstüne yarım saat kadar da değişmeyince ıslak tişörtü, olacağı buydu. Bu sabah baba tarafından gönderildi çocuklar okula , ben de bilgisayar kucağımda akşama kadar yatacağım dünkü gibi. Kremler, ilaçlar, termofor, masaj aletleri, iyileşmeye çalışıyorum. Zira hazırlanmam gerek, maraton değil belki ama 7 Mart da Antalya’da yapılacak Runtalya 10 km. koşusuna katılacağım bende. Antrenman yapmam gerek, tutmayın beni :)

14 Ekim 2009 Çarşamba

Evden Bildiriyorum

ÖnceSonra


Kuaföre gitmeyi hiç sevmiyorum. Beklemekten bunalıyorum, saçıma verdikleri abuk şekillerden sinir oluyorum, tam bir endişe kumkuması olarak boyayı çok beklettiler galiba, bu kullandığı şampuan üstünde ki marka mıdır acaba şeklinde uzayıp giden endişelerim oluyor. Allahtan 12 yıldır aynı kaföre gidiyorum da endişelerim sınırlı kalıyor. Tanımadığım bir yerde herhalde kafayı yerdim. Başka kuaför de beni, söylenmelerim yüzünden kapı dışarı ederdi tahminimce.
Dört gün üst üste dışarı çıkmış olduğuma aldırmayıp, bugün kuaföre gitmek büyük hataydı tabi. Benim gibi bir ev kuşuna ağır geldi bu kadar insan içinde olmak. Üstelik bir de telefonumun şarjı bitince güvensizlik ve kaygı aldı başını gitti. O kadar emindim ki insanların beni arayıp bulamadığına. Mesela sizde böyle bir durumda şuna benzer bir sanaryo çiziyor musunuz? Çocuk okulda düşmüş, acil hastaneye götürülmesi lazım, beni arıyorlar, bulamıyorlar tabi. Kocacığımınsa telefonunu sessizde unutup, saatlerce farketmemesi meşhur olduğundan, ona ulaşacaklarına hiç inanmıyorum zaten. Nasıl? Daha korkunç senaryolarda yazdım ama şimdi burada dillendirmeyim. Çekmeyelim belayı. Eminim çoğunuz yok artık, bu kadar da değilim ben diyorsunuz. Tabi herkes zaman zaman endişelenir. Benimkisi pek normal değil.
Peki o şen kahkahalı, geveze kadınlara ne demeli. Yahu insan bir fön boyunca bu kadar lafı nerden bulur. Hele bahşiş verirken şirinlik muskası modunda, genç kız kıvamında kırıtan, yaşlı başlı kadınlara ne demeli. Ayyyy yok yok ben en iyisi evimde oturayım bir süre. Bana fazla geldi bu kadar sokak.
Evden bildirdim çok şükür:))